Panoramio is closing. Learn how to back up your data.
chatlama
195
photos
182
on Google Maps
views
None

chatlama's conversations

O, Kırıkkale’nin diğer çay ocaklarına benzemezdi. Yoldan geçerken bir nefeslik soluklanmak, vakit doldurmak için gelinen sıradan çay ocaklarından değildi.

Sabah namazından sonra besmeleyle açılır, çoğunluğunu ihtiyarların ve aralarına gam yükünü henüz omuzlamamış tek tük siyah saçlar gibi birkaç gencin karıştığı cemaat gelirdi. İlk bereketi onlar bırakırdı. Öğle vakti her cins insanla dolup taşan ocak, yatsı namazının ardından demliğin sonu birkaç garibana hayrına dağıtıldıktan sonra kapanırdı.

Kızılkanat Belediye Çarşısı’na arka verip yokuşa doğru çıkarken yolun tam orta yerinden sağa sapılır. Karşıya çıkan dar caddenin iki kenarına sağlı sollu taburelerin dizili olduğu görülür. Ocağın sınırı caddenin yarısını içine alır. İşte orası bizim ocaktır. Bir anda eski zamanın içine çeker insanları kendi havasıyla. Biraz yaklaşıldığında hararetli hararetli tartışan insanların içeride oturduğu fark edilir. Kafanızı hafifçe içeri uzattığınızda karşıda bir levha içinde “Onun rızası dâhilinde hareket ediniz” yazısıyla karşılaşırsınız.

Adı yoktur çay ocağının. Çoğu kişi Mustafa amcanın asırlık çınar gibi büyüttüğü sakalından mülhem “Sakallının Çay Ocağı” derdi.

Ocaktan içeri girdiğimde hırpani kılıklı bir meczup, boyası dökülmüş, yer yer sararmış büyükçe bir semaverin başında duruyordu. Bir gözüyle çay kazanının üzerindeki demini almaya çaya bakıyor, bir gözüyle de ürkek bir serçenin su içmesi gibi müşterileri kolaçan ediyordu. Fokur fokur kaynayan, kalaycıya gide gele kulpu kırılmış, dibi eğilmiş bir çırpıda terk edemediği bakır demliklere gizli bir iş yapıyormuş gibi çay atıyordu. Bu işle uğraşırken uzun çenesini bir çember gibi saran sakalı, bu çeneyi biraz daha uzun gösteriyordu.

Ocağın muhtelif yerlerine taş plaklar, antika radyolar, bakır tepsiler, cezveler serpiştirilmişti. Tezgâhın üst tarafındaki raflara kekik, tomurcuk, ada çayı, kuşburnu, ıhlamur kavanozlarla sıralanmıştı. Rengârenk sayı boncuğunu andırır, görenlerde bir şaşkınlık uyandırırdı. Suyu iki günde bir Çullu yolundan getirirdi. “Musluktan akan, ne olduğu belirsiz sudan çay yapılır mı hiç?” diye söylenip dururdu.

Kırıkkaleli çay tiryakilerin çok iyi bildiği üzere Mustafa amcanın birçok tuhaf huyu vardı.

Müşterilerin bütün ısrarına rağmen vaktinden önce bozmazdı çayını. Biraz daha ısrar ederlerse canı sıkılır, Kırıkkale ağzıyla belli belirsiz “lahavle” çeker, sonra dayanamaz: “Çatladın mı, acelen n kadeşim, geliyor işti!” der. Ruh haline göre bazen “Çay may yok gidin başka yerde için!” diye onları payladığı da olurdu.

Müşteriler, seslerini çıkarmazlardı çoğu zaman. Saatlerce otururlardı bir çay gelir umuduyla; ama nafile, neden sonra bir bardak çay içemeden söylene söylene giderlerdi.

Günümüzün en revaçta olan “cola, gazoz” gibi asitli içeceklerini sokmazdı ocağa. Zamane çocukları bazen sorma gafletinde bulunurlarsa “tövbe tövbe ne günlere kaldık” diye mırıldanıp zamane çocuklarını kapı dışarı etmeye yeltenirken ocağın güngörmüş kişileri “Uyma bunlara Mustafa Efendi, cahildir, ne dediklerini bilmiyor onlar.” diye sakinleştirmeye çalışırlardı onu.

Mustafa amca diğer çay ocakçılarına benzemezdi. Kırıkkale’nin bütün günlük ve haftalık gazetelerini alırdı. Bununla yetinmeyip bir gün okurum diye alınan; ama bin türlü bahaneyle sıra gelmeyen kitaplar, boyunca birikince “bari gençler okusun” diye onları ocağa getirmişti. Yine boş durmayıp masanın üzerine gelişigüzel atılmış dergiler, kitaplar, gazete ekleri aylarca yığılınca duvarın üç tarafını, boydan boya kaplayan en iyisinden bir kitaplık yaptırıvermişti. Felsefeden spora, astronomiden dine kadar her tür kitabın bulunduğu bir kütüphane olmuştu. Raflardaki kitaplar da öyle içeriğinden ziyade kapağı süs olsun diye vitrin gözlerini süsleyen metreyle alınan kitaplardan değildi.

Akşam güneşi Dinek Dağı’ndan süzülünce içeri sakinleşir, ortada sadece ocağın müdavimleri kalırdı. Parmaklar arasında kehribar tespihler renk değiştirmeye durur. Erirdi zaman, törpülenirdi ömür. Şair ruhlu sevdalılar, kimseye eyvallahı olmayan eski kurtlar, bu çağın âlimleri mutlaka gelirdi buraya. Semaver hafiften bu defa kendileri için tekrar cızırdamaya başlar, yürekler kıpraşırdı. Elektrikçisi, sucusu, bakkalı, memuru masanın bir ucuna ilişir, birbirine daha çok sokulurdu.

Günün arta kalan zamanlarında bir öğretim görevlisi, bazen bir öğretmen geçerdi masanın başına. Yaş ve kuru ağacın eğildiği, şekillendiği okul olurdu. Kafaların dolduğu, ruhların inceldiği, sohbetin durgunlaştığı yerde çaylar dolanır aralardı. Çay kitap kokusuyla içilirdi. Şehir yavaş yavaş nefes almaya başlar. Her akşam yeniden bir doğuma gebe kalınır. Üçler yedilere, yediler kırklara karışır gider. Gönüllerde mesnevi yanar; bacalardan beyitler, kıssalar, menkıbeler, ayetler tüter şehrin üstüne. Şehre gecenin kör karanlığında güneş doğardı. Yeniden doğmuş gibi yıldız yıldız fener olurdu evler.

Mantar gibi çoğalan, biraz daha kâr etmek için yapılmadık şaklabanlığın kalmadığı, genç kızların cirit attığı modern kafelerin aksine, burası kalabalığın hayhuyundan boğulan insanların bir çay içimi sohbeti, umutlarıyla karıştırdığı bir devrin son çay ocaklarından biriydi.

Ve o, hiçbir yönüyle Kırıkkale’nin diğer çay ocaklarına benzemezdi.

Çay Ocağında Karışır Zaman - Yıldırım TÜRK

Per il sig. Kaan Uğurlu.

Ciao Kaan,

bellissima anche questa, Lk (106),

un saluto cordiale Fabio Rosati - Velletri - Italy -

Georgian original name---Qajetis Tsikhe

Nice picture Mustafa... warm colors good shot..

Jopos / Joop

Very nice photo!LIKE & VOTED!Greetings,L.

Tarihî Sinop Kapalı Cezaevi, bir dönem "Anadolu'nun Alkatrazı" tabiri ile de tanınan ve 1999 yılında kapatılarak müzeye çevrilen cezaevidir. Tarihi eskilere dayanan yapı, şiirlere, şarkılara konu olmuştur. Üç yanı deniz olan ve tarihi kale duvarlarının içersinde yer alan cezaevine ev sahipliği yapan kale yaklaşık 4000 yıl önce bölgenin hakimi Gaskalılar tarafından yapılmıştır. Grek, Pontus, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlılar kendi dönemlerinde kaleyi korumuş ve güçlendirmişlerdir. Kalenin cezaevi olarak kullanımına ait en eski belgeler ise 1568 yılına dayanmaktadır. İç kalenin resmi olarak zindana dönüşmesi ise 1887 yılında olmuştur. O dönem Sinop Mutasarrıfı Veysel Paşa yeni binalarla birlikte bir de hamam eklemiştir. 1939 yılında da Çocuk hapisanesi olarak kullanılmak üzere bir bina daha yapılmıştır. Bu panoramik fotografta görülen bina da çocuk ıslahevi olarak kullanılan binadır.

Friends

  • loading Loading…

 

chatlama's groups